Kolloidal Arı, Arı Bittine Son, Kolloidal Arı ile Varro Savaş,VARROA HASTALIĞI
Gökçek ŞifaSize Telefonunuz Kadar YakınızÜcretsiz Google Play'de
IndirX
bitkisel tedavi
bitkisel tedavi
Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
Toplam 12 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor
The KOLLOİDAL ARI page is where you will
  1. #1
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    2.730

    Standart Kolloidal Arı, Arı Bittine Son, Kolloidal Arı ile Varro Savaş,VARROA HASTALIĞI

    VARROA JACOBSONİ HASTALIĞI:
    Varroosis, Varroa jacobsoni Oudemans adı verilen arı akarının sebep olduğu; arılarda kanat ve bacaklarda deformasyon, kısa bacaklılık, kısa karınlılık gibi vücut anomalileri ve ergin arılarda düşkünlük, verim düşüklüğü gibi semptomlarla kovanlarda sönmeye varan etkiler oluşturan, kolaylıkla bir kovandan diğerine bulaşabilen, diğer hastalıklara zemin hazırlaması ile de oldukça önem arz eden bir hastalıktır.
    Varroosis, ihbarı mecburi hastalıklardandır.

    Varroanın dişisi oval görünümde ve koyu kahve renktedir. Vücut uzunluğu 1.1-1.3 mm, eni ise 1.5-1.7 mm arasında değişmektedir. Vücudun alt kenarı 4 çift bacak ile çevrilidir. Ağız yapısı sokucu ve emicidir. Gerek ergin gerekse larva ve pupa döneminde arının kanını emerek beslenir. Bu nedenle arıya her dönemde zarar verir. Erkek varroa, sarı-gri renkte yuvarlak görünümlü, dişi varroaya oranla daha yumuşak bir kitin ile kaplıdır. Erkek varroalar dişi ile çiftleşme sonrası öldüklerinden yetişkin arı üzerinde görülmezler.
    Varroanın kolonilerde üremesi ilkbahar kuluçka faaliyetiyle birlikte başlar. Sonbaharda bu faaliyetin sona ermesine kadar sürer. Kışı yalnızca ergin dişiler geçirir. Varroanın üreme ve gelişmesi kapalı yavru gözlerinde gerçekleşir. Ergin dişiler yavru gözlerinin kapanmasından hemen önce bu gözlere girerek iki gün sonra yumurta bırakmaya başlarlar. İlk 24 saatte yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar ve tüm gelişim erkeklerde 6-7 günde, dişilerde ise 8-10 günde tamamlanmaktadır. Gelişimini tamamlayan varroalar kapalı yavru gözü içinde çiftleşirler. Çiftleşmeden hemen sonra erkek ölür. Dişiler ise beslenmeyi sürdürerek arıların gözden çıkması ile birlikte gözü terk ederler.

    HASTALIĞIN KOVANDA YAPTIĞI ZARARLAR
    a) Varroa, larva, pupa ve erginlerin hemolenfleri ile beslendiğinden, yavru arılar iyi gelişemez, erginler ise güçsüzdür ve uçamazlar. Parazitten kurtulmak için çırpınır ve huzursuz olurlar.

    b) Arı ailesindeki erkek arı sayısı belirgin bir şekilde düşer. Erkek arıların çiftleşme yeteneği azalır.
    c) Ana ve işçi arıların ömürleri kısalır. İşçi arılar normalden küçük olur. Özellikle pupa döneminde önemli ölçüde canlı ağırlık kaybı olur.
    d) Gözden çıkan genç arılarda kanatsızlık, tek veya kısa kanatlılık, eksik bacak, kısa karın gibi anomaliler görülür.
    e) İşçi arıların yavru bakımı zayıflar ve buna bağlı olarak ananın yumurtlama kapasitesi azalır
    f) Petek gözlerinde ölü larva sayısı fazla ise, arılar bunları dışarı atamazlar. Bu nedenle gözlerde kuruyan larvalar Avrupa Yavru Çürüklüğü benzeri belirtileri oluştururlar. Ancak koku yoktur, mühürlenmiş petek gözlerinin kapakları koyu renklidir, delikler oluşmuştur fakat içeriye çökük değildir ve çevresi beyazlaşmıştır.
    g) Varroa'ların beslenmesi sırasında açtıkları yaralar, çeşitli hastalık etkenleri için elverişli bir ortam oluşturur. Arıların hastalıklara karşı direnci de azalır. Özellikle direnç düşüşü sonrası meydana gelen akut paralizis virüsüne duyarlılığın artışı dikkat çekicidir.

    h) Varroa'dan dolayı zayıf düşen koloniler yağmalanırlar.
    ı) Arılar huzursuz oldukları için bazen kış salkımı yapamazlar.
    HASTALIĞIN TEŞHİSİ
    Varroa jacobsoni işçi, erkek, kraliçe (ana) arıların üzerinde, üreme gözesinde, balmumu artıkları ya da polende, kovanın zemini ve uçuş yerinde aranmalıdır.
    Varroa ile bulaşık kolonilerde hastalığın gelişmesinde genellikle üç dönem görülür.

    Birinci dönem; Kolonide çok az sayıda parazit vardır ve herhangi bir hastalık belirtisi görülmez.
    İkinci dönem; Nispeten daha kısa sürelidir ve bu dönemde tek tük Varroa'lar görülmeye başlar, ancak bu durum kovanda çok sayıda parazit olabileceğini gösterir. Kolonide huzursuzluk, verimde düşüklük, kanatlarda atrofi, karında siyahlaşma gibi belirtiler dikkati çekmeye başlar.
    Üçüncü dönem; Artık ileri bir enfestasyon ve hastalık tablosu söz konusudur. Hemen hemen her arıda bir veya daha fazla sayıda parazit mevcuttur. Yavru ve erginlerde ölüm yüksek oranda görülür. Bu durumdaki koloniler genellikle sönerler.
    Klinik muayenede uygulanan metotlar;
    a) Canlı ergin arıların üzerleri, kapalı yavru gözleri (özellikle erkek arı gözleri), kovan dip tahtası ile üzerindeki balmumu ve diğer artıklar dikkatli bir şekilde kontrol edilmelidir. Dikkatlice incelenecek olursa, parazitleri ergin arılar üzerinde görmek mümkündür.
    b) Pratikte uygulaması çok kolay olan kesin teşhis yöntemleri şunlardır.
    Kovan açıldıktan sonra kovanın orta çerçevelerinden biri alınarak, boş bir yem çuvalı veya bez üzerine arıcı fırçası ile yaklaşık 150-200 adet arı silkelenir. Oradan da boş bir kavanoza arılar aktarılır. Kavanozun içine biraz eter püskürtülür ve 5-10 dk. kavanoz çalkalanır. Arılarda bulunan Varroa'lar ayrılırlar ve bir kısmı kavanozun iç yüzeyine yapışır. Ölen arılar beyaz bir kağıt üzerine çıkarılır. Arılar ve Varroa'lar sayılarak arı başına düşen akar sayısı da saptanır.
    Diğer bir yöntem de, 150-200 adet arı, içinde sıcak su (50°C) bulunankavanoza konur, arada bir çalkalanır, yaklaşık 10 dakika sonra arılar kavanozdan alınır. Kalan tortu parazitler yönünden kontrol edilir.
    c) Ergin arı örnekleri alınarak içerisinde deterjan solüsyonu, hexane, gazyağı, mazot, ethanol veya alkol gibi maddelerden birisi bulunan bir kavanoz içine konur. 1-30 dakika kadar kavanoz çalkalandıktan sonra arılar çıkarılır ve kavanozdaki mayi tülbent üzerine dökülerek süzülür. Tülbent üzerindeki akarlar alınır. Bu yöntemle de arı başına düşen akar sayısı saptanabilir.
    d) Kovanın dip tahtası üzerindeki döküntülerden akarın kolayca ayrılmasını sağlamak üzere, özgül ağırlığı sudan hafif olan yemeklik sıvı yağlardan yararlanılır. Bir kavanoz içinde bulunan sıvı yağa kovan dip tahtasındaki artıklar (1 kısım döküntü, 10 kısım yağ içine boşaltılıp bir çubukla iyice karıştırılmalıdır) atılır. Çeşitli artıklar hızla dibe çökerken, V.jacobsoni, Braula coeca ve bazı kitinli parçalar yağın üzerinde toplanır. Belirli dönemlerde kovan dip tahtası, balmumu artıkları, ölü arılar dikkatlice mikroskop altında veya büyüteçle incelenmelidir.
    e) Kapalı yavru gözlerinde Varroa bulunup bulunmadığını tespit etmek için, erkek ve işçi arı gözleri ince uçlu bir pensle açılarak larvalar dikkatlice dışarı çıkarılır. Büyüteç yardımıyla larvalar ve petek gözleri incelenir. Böylece Varroa'nın gelişme dönemleri de (larva, protonimf, deutonimf) görülebilir.
    f) Kovanda bal olmadığı dönemlerde bir tabaka beyaz karton veya plastik ile delik büyüklüğü 2 mm veya biraz daha büyük kafes teli, aralarında 6 mm kalacak ve kafes teli üstte olacak şekilde tutturulur ve bir çerçeveye bağlanır. Bu çerçeve larva bulunan peteklerin altına yerleştirilir. Fumigant bir akarisit kullanılmasından 30-40 dakika sonra yetişkin arıların vücudunda, üreme gözlerinde, balmumu artıklarında, kovanın diğer artıklarında ve kovan tabanına yerleştirilen beyaz karton üzerinde parazit aranmalıdır. Varsa ölü akarlar kafes telindeki deliklerden geçer ve kağıt üzerine düşerler. Kafes telinin görevi arıların düşen akarları temizlemesine engel olmaktır. Böyle uygulamalar akar ölümlerinin çok olduğu sonbahar ve yaz aylarında iyi sonuç vermektedir. Ayrıca bu yöntemle, enfestasyonun az olduğu kolonilerdeki parazitlerin tespiti de mümkün olmaktadır. Bu sonuncu uygulama, yaz aylarında arılar kovana girdikten sonra akşam saatlerinde yapılır. Ertesi gün, kağıt ve kafes telinin tutturulduğu çerçeve çıkarılarak ölü akarların varlığı tespit edilir.
    TEDAVİ
    Varroa'nın gerek yayılma yollarının çokluğu, gerekse koloni biyolojisine çok iyi adapte oluşu mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Parazitle mücadelede fiziksel, biyolojik ve kimyasal çeşitli yöntemler denenmektedir. Fiziksel ve biyolojik mücadele arıların kovana bal nektarı getirdiği dönemde, kimyasal mücadele ise balın hasadından sonra, yavrunun en az olduğu dönemde yapılır.
    a) Fiziksel Mücadele:
    Fiziksel mücadele, Varroa'ların kovan içi uygun yaşam koşullarını belirli bir süre değiştirmek amacıyla uygulanan ısı uygulamalarıdır. Özel hazırlanmış kovanlarda kovan sıcaklığı yapay yollarla, kontrollü olarak 46°C'ye çıkartıldığında, akar bu sıcaklıkta %74-98 oranında ölerek, kovan dip tahtasına düşmektedir. Kimyasal bir bileşik kullanılmaması, balda kalıntı sorununu ortadan kaldırmaktadır. Ancak bu yöntem pahalı ve dikkat isteyen, herkesin kolaylıkla uygulayabileceği bir yöntem değildir.
    b) Biyolojik Mücadele:
    Bilindiği gibi dişi varroalar ilkbahar döneminde yumurta atmak için erkek arı gözlerini tercih ederler. Bu dönemde kolonilere üzerinde erkek arı gözü bulunan petekler verilerek dişi varroaların erkek arı gözlerinde toplanması sağlanır. Bu gözler kapandıktan sonra kovandan çıkartılarak imha edilir. Böylece dişi varroanın bu dönemde attığı yumurtalar ve kendisi erkek arı pupaları ile birlikte yok edilmiş olur. Bu dönemde koloniye yarısı kesilmiş petekli çerçeve verildiğinde, arılar peteğin alt kısmına erkek arı gözlü yeni petek örerek tamamlarlar. Varroalar erkek arı gözlerinde çoğalmayı tercih ettiklerinden gözlerin kapanmasından hemen önce bu gözlere girerler. Bu gözlerin kapanmasından sonra erkek arı gözlü petek kesilerek imha edilir. Bu yöntemle kolonideki varroa miktarını azaltmak mümkündür. Ancak aynı zamanda işçi arı gözlerinde de çoğalan varroalar etkinliğini sürdürür.
    Bir başka mücadele yöntemi, nektar akımı döneminde işçi arı gözleri içerisine bırakılan varroa yumurtalarını yok etmeye yönelik çalışmadır. Bu yöntemde, koloninin ana arısı ana arı ızgarası kullanılarak bir çerçeveye hapsedilir ve böylelikle bütün varroa yumurtalarının bir petekte toplanması sağlanır. Bu petek kapalı yavru döneminde kovandan çıkartılarak imha edildiğinde kovandaki varroa yumurtalarının tamamı yok edilmiş olur. Bu yöntemin dezavantajı her dönemde uygulanamaması ve koloni gelişimini kısmen engellemesidir.
    c) Kimyasal Mücadele :
    Akarisid özelliğe sahip çeşitli kimyasal maddelerle yapılan mücadeledir. İlaç uygulamalarında şu noktalara dikkat edilmelidir.
    a) Laboratuvar testlerinden geçirilmemiş, arı ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkisi olan kimyasal maddeler kullanılmamalıdır,
    b) İlaçlar mutlaka tarif edildiği şekilde ve uygun dozda kullanılmalıdır,
    c) Bal hasatı döneminde kesinlikle ilaçlama yapılmamalı, erken ilkbahar ve geç sonbaharda ilaçlama yapılmalıdır.
    d) İlaçlama genellikle hava sıcaklığının 14° C'nın üstünde olduğu günlerde ve arıların kovana döndükleri tercihen akşam saatlerinde yapılmalıdır,
    e) Kovanda bölme tahtaları varsa ilaçlama sırasında çıkartılarak arıların serbest hareket etmeleri sağlanmalıdır, Fumigant şeritlerin alevli yanmamasına dikkat edilmeli, uygulama sırasında maske, eldiven, gözlük takılmalıdır.
    Bu kapsamda erken ilkbahar ve özellikle geç sonbahar döneminde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından bal arıları için bu amaçla ruhsatlandırılmış ve veteriner hekim reçetesi ile satılacak ilaçlar kullanılmak suretiyle düzenli ilaçlama yapılmalıdır. Bu şekilde balda ilaç kalıntısının en aza indirgenmesi de temin edilmiş olacaktır.
    Ayrıca coğrafi durum ve iklim şartları çerçevesinde aynı bölgedeki tüm arılıkların da eş zamanlı olarak ilaçlanması sağlanmalı ve bu denetlenmelidir.
    Münavebeli olarak ilaç kullanımının sağlanması, Varroaların bu kimyasallara direnç kazanmasının önlenmesi açısından çok önemlidir. Çünkü, az sayıdaki akarın dirençliliği bile dirençli popülasyonların oluşmasına neden olabilmektedir.
    LABORATUVARA MARAZİ MADDE GÖNDERME
    Hastalıktan şüpheli çerçevelerden 10x10 cm. ebadında usulüne uygun olarak kesilmiş tercihen kapalı yavru gözlerinin bulunduğu petek parçaları, kontrplaktan veya tahtadan yapılmış kutularda, hasta ve ölmüş arılar ile kovanlardan toplanan artık maddeler (dip tahtası üzerindeki döküntülerden toplam 200 gr. olmak üzere) ise kağıtlara sarılarak laboratuvara yollanmalıdır.
    Yaz aylarında ve sonbaharda 10-20 kovanın orta çerçeveleri üzerinde bulunan arılardan 100-200 kadar canlı erişkin arı, arıcı fırçası ile plastik veya cam benzeri uygun bir kavanoza konularak ve laboratuvara gönderilmelidir.

  2. #2
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    2.730

    Standart

    KOLLOİDAL GÜMÜŞ
    Gümüş Klorür

    Gümüş, metal olarak eski çağlardan bu yana bilinmekte
    En eski gümüş buluntular MÖ 4. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Gümüşün tıbbi amaçlarla ilk olarak Mısır'da kullanıldığı tahmin edilmektedir. Gümüş birbirinden bağımsız olarak Yunanlar, Romalılar, Persler ile Hintler ve Çinliler tarafından da tıp alanında kullanılmış, ancak eski Maya, Aztek veya İnka kültüründe ise gümüş kullanımına rastlanmamıştır. Orta çağlardaki gümüş kullanımı geniş kapsamlı olarak antik ve Arap simyacıların etkisinde kalmıştır. 14. yüzyılda Konrad von Megenberg, Doğanın Kitabı adlı yapıtında gümüş hakkında ayrıntılı ve eğitici bilgiler vermiştir. Bu kitabında Kontrad von Megenberg, özellikle metabolizmanın güçlendirilmesi, kaşıntı ve hemoroit şikâyetleri karşısında gümüş suyunun gösterdiği olumlu etkilerden söz etmiştir. Bu bilgiler Samuel Hahnemanns tarafından da kuşkuya hiç yer bırakmaksızın kesinlikle onaylanmıştır. Koloydal gümüş 1940'lı yıllara kadar dünyada oldukça yaygın bir şekilde antibiyotik olarak kullanılıyordu. Fakat sentetik antibiyotiklerin daha ucuza üretilebilmesi ve kâr payının daha yüksek olması nedeniyle, gümüş unutulmaya ve unutturulmaya başladı. Bugüne kadar pek çok insan gümüşün bu özelliklerinden haberdar bile değildi. Sentetik antibiyotiklerin bakterilere karşı başarısız kalması, bakterilerin sentetik antibiyotiklere karşı direnç geliştirmeleri ve sentetik antibiyotiklerin yan etkilerinin neredeyse yararlarından daha fazla olması sonucunda alternatif antibiyotik arayışları başladığında, 1940'lı yıllardan sonra adeta unutturulmaya çalışılan koloydal gümüş, tekrar hatırlandı. Günümüzde Amerika Birleşik Devletlerinde halen gümüş suyu aleyhinde kampanyalar sürdürülüyor, ancak buna rağmen gümüş suyu halen doğal bir antibiyotik olarak oldukça revaçta. Gümüşün antibiyotik özellikleri aslında çok eskiden beri biliniyor. Gümüşü günlük hayatlarında, mutfak gereçleri, süs eşyası, saklama kabı olarak insanların sürekli kullandıklarını biliyoruz. İngiltere'de ağzında gümüş kaşıkla doğmak diye bir deyim vardır. Bu deyim doğuştan şanslı insanlar için kullanılır.

    Eskiden zenginler yeni doğan çocuklarına emmesi için gümüş kaşık verirlerdi. Böylece çocuk, hastalıklara karşı korunmuş oluyordu. Koloydal gümüş geniş spektrumlu bir antibiyotik şeklinde etkide bulunur ve tüm tek hücreli parazitleri, yani bakterileri, virüsleri ve mantarları kısa süre içinde öldürür. Yaklaşık 650 farklı hastalık tetikleyiciye karşı etkili olduğu bilinmektedir. Minicik gümüş moleküller, tek hücreli bakterilerin içine
    girer ve orada oksijen kazanımından sorumlu olan enzimi bloke ederler. Parazitlerin metabolizması bozulur ve ölmeye başlarlar. Gümüş suyu ile elde edilen tecrübelere göre, intakt cilt hücreleri, sağlığa yararlı bakteriler gümüşten zarar görmüyor. Gümüş suyunun başka bir avantajı da hastalık tetikleyicilerin gümüş suyuna karşı direnç gösterememeleri ve bağışıklık kazanamamalarıdır. Koloydal, tek hücrelileri muhtemelen DNS ve/veya RNA gümüş kompleksleri ile öldürüyor veya nüklein asitleri ile tahrip ediyor. Tek hücrelileri, plazmoitleri ve sporlar dahil mantarları öldürüyor, kurtlara saldırıyor ve hücre membranlarının geçirgenliğini değiştirerek hücrelere girişi önlüyor.

    Gümüş cerrahi alanda kullanım açısından da önemli bir yere sahiptir. Örneğin beyin damarlarının kapatılmasında veya kafatasında oluşan sorunlarda gümüş büyük bir önem taşır (Haidenhein-Plastik). Öncelikle içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında sayısız bilim adamı, gümüşün tıp alanında etkileri ile ilgili sayısız ve yoğun araştırmalar yapmış, bu araştırmaların sonuçları dünya çapında saygın tıp dergilerinde örn. Lancet, Journal of the American Medical Association ve British Medical Journal gibi yayımlanmıştır. Avustralyalı Courtenay bu etkileyici çalışmaları bir araya toplamış ve bir kitap haline getirmiştir (The hidden Truth, Sydney 1997). Bu kitabın içinde güncel araştırmalar yer almakta olup bu araştırmalar, gümüş ve etkileri konusunda, günümüzde bilimin ne kadar yoğun bir araştırma içinde olduğunu ve yine aynı şekilde tıp alanında koloydal gümüş suyunun ne kadar geniş bir kullanım alanına sahip olduğunu görmekteyiz.

    Kolloidal Gümüş iyileşme tamamlamak için çeşitli hastalıkların tedavi sini hızlandırmak için kullanılabilir. Tüm hayvanlar için kullanışlıdır. Memeliler, kuşlar, sürüngenler ve balık. Hastalık ve rahatsızlıkların tedavisinde antibiyotik ilaçlara karşı alternatif oluşturur. Memeli hayvanlarda, Gözler, kulaklar, kesikler, sıyrıklar, yaralar ve mantarlar için etkilidir. Akvaryumunuzun suyuna eklendiğinizde balık hastalıklarına, mantar ve bakterilere karşı etkisini gösterir. Gümüş tedavisi spinal ağrı tedavisinde yardımcı olur, sinir stres, algılama, kan dolaşım temizleyici, göz, kulak, sinüs, kas ve eklem, kemik ve bağ, ve soğuk algınlığı tedavilerinde kullanılır. Gümüş suyu şu tedavilerde yardımcı olmaktadır; Cilt, kırık kemikler, yırtılmış kas, solucanlar, parazit, konjonktivite, osteoporoz. .Hayvanlarınızın bağışıklık sistemini güçlendirir ve hastalıklara karşı korur. Birçok tıbbi durumlar için dahili veya harici kullanımı ile son derece etkili olan gümüş suyu, hayvanlarınızda görülebilecek gastrit, sıtma, parazitler enfeksiyonlar, sedef hastalığı, göz, kulak ve ağız enfeksiyonları, mantar enfeksiyonları gibi birçok hastalığın tedavisinde güvenle kullanılır. Kolloidal Gümüşü 1 litre suya 1/2 çay kaşığı ekleyerek 6 dakika içinde hayvanlarınızın içeceği suyu arındırabileceğiniz gibi aynı zamanda bu suyu içirerek onların sağlıklı yaşamalarını sağlayabilirsiniz.

    Göz kapaklarının iç yüzünü ve göz küresini korneaya kadar kaplayan şeffaf kısmın iltihaplanması olan konjonktivit virüs ve bakteri nedeniyle olabileceği gibi alerjik bir neden sebebiyle olabilir. Kontakt lens kullanımında lensin altına kaçan tozlar kornea üzerinde bakteriyel enfeksiyona yol açabilirler. Havuz sularının yeterince klorlanmaması mikropların üremesine zemin hazırlar ve havuz konjonktiviti meydana gelir.Alerjik bünyesi olan kişiler suya karıştırılan dezenfektan ilaçlardan dolayı etkilenebilirler ve alerjik konjoktivit oluşabilir. Göz iltihabına (viral konjonktivit) yol açan virüsler yazın sıcaklığın ve nemin artmasıyla beraber kolay bir biçimde insanlardan birbirine damlacık, solunum salgıları ve temasla bulaşır. İltihaba yol açan virüs solunum yoluyla kolaylıkla yayılır ve de sıcak hava ve nem virüsün yayılmasını hızlandırırır. Kış aylarının en sık rastalanan hastalıklarından biri olan grip, gözlerimizin enfeksiyon kapmasına neden oluyor. Gribin vermiş olduğu halsizlik, kırıklık ve ağrılar yetmezmiş gibi, birde göz sağlığımız tehtid altında. Grip olan çoğu kişinin gözlerinde yanma, batma, şişlik, kızarıklık, ışığa karşı hassasiyet ve sulanma meydana gelir. Bu belirtiler göz enfeksiyonunu tanımlar. Gribiniz geçtiği zaman bu belirtilerde geçebilir ama geçmediği durumlarda tedavi gerekebilir.Gümüş SuyuGözlerinize 3â₲er damla damlatılmalıdır. Gümüş Suyu ANTİBAKTERİEL özelliği ile gözlerinizde oluşan enfeksiyon yok eder. Gözlerinizdeki yanma, kızarma gibi şikayetleriniz ortadan kalkar.
    Yumurtalık iltihapları, kadın bedeni için çok önemli bir organ olan yumurtalıklarda meydana gelen enfeksiyon hastalığıdır. Yumurtalıklar, döllenmeye hazır yumurtalar barındırır ayrıca, adet kanamalarının seyrini düzenler ve en önemlisi kadınlık hormonunu salgılayan organdır. Bu sebeple kadınlarda meydana gelen yumurtalık iltihabı, çok kısa sürede tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır. Geciken ve ertelenen tedaviler sonrasında kısırlık ve karın zarı iltihabı gibi daha kritik rahatsızlıklara sebep olur. Yumurtalık iltihabının nedeni vajinadan gelen mikropların, yumurtalık kanallarından geçerek yumurtalıklara kadar ulaşması sonucunda ortaya çıkar. Tam olarak olgunlaşmayan yumurtalar, bu enfeksiyonu tetikleyerek, artmasına sebep olur. Yumurtalık iltihabı, akıntı ve karın ağrısı ile kendini belli eder. Adet döngüsünde aksamalar, gecikmeler ya da normal döngünün öncesinde kanamalar meydana gelebilir. Yumurtalık iltihabı sorununuz varsa, geciktirmeden tedavisine başlamanızı öneriyoruz. Gümüş suyunu iğne takılmamış enjektör ile vajinaya aktararak doğrudan sorunlu bölgeye ulaşmış oluruz. Gümüş suyunu içerek tedavinizi devam ettirin. Doğal bir antibiyotik kaynağı olan Gümüş suyu, yumurtalık iltihabı rahatsızlığınızı çözerek, adet döngünüzü düzene sokacaktır. Akıntılarınız ve kasıklarınız da oluşan ağrıdan uzaklaşarak, normal yumurtlama düzenine geri dönersiniz.
    Egzama deri hastalıklarının hemen yarısı*nı teşkil eden ve çok değişik şekiller gös*teren bir deri hastalığıdır. Genellikle deri bozukluğuna elverişli bir ortamda, içten veya dışarıdan alerjik bir etkenme ve iltihapla başlar. Kırmızı bir zeminde ufak su toplanmaları, kabuk teşekkülü ve kaşıntı vardır. Bir alerjik reaksiyon olarak meydana ge*len egzama yaranın biçimine, seyrine ve yerine göre sınıflandırılan ve isimlendirilen bir hastalıktır.Tedavide alerjenin bulunup ortadan kaldırıl*ması, hassasiyetin giderilmesi esastır. Lokal olarak iltihabı ve kaşıntıyı azaltacak ilaçlar kullanılır. Gümüş Suyu Egzamanın görüldüğü bölgelere sürülmeli ve içilmelidir. Alerjik bir reaksiyon olan Egzama Gümüş suyunun ANTİALERJİK özelliği sayesinde içildiğinde alerjik reaksiyon gösteren sorunu çözmeye büyük ölçüde yardımcı olur. Aynı zamanda ANTİBAKTERİELözelliği ile sürüldüğü bölgenin hızla iyileşmesini sağlar.

    GÜMÜŞ
    1940'dan önce gümüş, tehlikeli bakterileri öldürmenin güçlü bir yolu olarak, yaygın bir şekilde kullanılıyordu. Ancak antibiyotiklerin keşfiyle gözden düştü. Şimdi bilim adamları, gümüşün, potansiyel etkilerini ve yapışkan plasterlerden, yanık sargılarına ve mide ülseri tedavisine kadar her şeye dahil edilebilen kollodial gümüşü (gümüş partiküllerinden yapılmış sıvı bir süspansiyon, bazen nanogümüş olarak da adlandırılır) tekrar keşfediyorlar. Kollodial gümüş, aynı zamanda yenidoğan göz enfeksiyonlarında önleyici bir tedbir olarak da kullanılmaktadır.

    Geçen yıl gümüşün, hastanelerdeki bakteri seviyesini nasıl düşürebildiğini araşıtran ilk çalışma theHeart of England NHS vakfı tarafından gerçekleştirildi. BioCote firması tarafından üretilen ve üretim aşamasında içinde gümüş, kullanılan malzeme ve mobilyalar, araştırmacılar tarafından test edildi. Bilim adamlarının sonuçları, gümüş bazlı ürünler içeren hastane servislerinin buna perde, çöp bidonu, fayans, kapı kolu ve elektrik düğmesi de dahil hastanenin diğer servislerine oranla çevredeki bakteri sayısını %95,8 oranında düşürdüğünü gösterdi. Gümüş içeren mobilyalarda ise, %92,6 daha az yüzey bakterisine rastlandı. Gümüşün mikropları defeden gücünü daha ileri düzeyde incelemek için, çeşitli NHS kurumlarından sağlık uzmanlarının katıldığı özel bir panel düzenlendi. BioCote'da çalışan polimer kimyacısı Matthew Harte:

    "Romalılar, gümüşün suyu arıttığını keşfetmişlerdi" diyor.
    UCLH'de hizmet direktörü Trvor Payne ise bu konuda şunları söylüyor:
    "Londra Üniversitesi Koleji hastanesi (UCKH), Birmingham hastanesi ve Kraliyet ortopedi hastanesi de dahil yüzlerce Birleşik Krallık hastanesi bununla tanıştırıldı. Gümüş içeren ürünler, hayat kurtarıyor.Çoğu hastane zaten bunları kullanıyor. Çünkü bir kapıyı açtığınız da veya el kurutucusunu kullandığınızda, daha düşük bakteri seviyesi ve daha az kontaminasyon riski söz konusu olur." Royal London homoeopatic hastanesi Marigold Kliniği şefi Dr. Tariq Khan, Great Ormond Street çocuk hastanesi uzmanları ile birlikte, Carnation Silversocks (Karanfil Gümüş Çoraplar) adı verilen bir ürün geliştirdi. Çoraplar öncelikle, gümüş kaplanmış pamuk ipliğinden yapıldı ve en ufak dokunuşta cildin kabarmasına neden olan bir hastalık olan epidermoliz büllozalı hastalar için geliştirildi. Ancak sonradan çorapların, kokuyu emme gibi başka faydalara sahip olduğu da anlaşıldı. Bunun dışında gümüş, metaller arasında en yüksek termal iletkenliğe sahiptir ve ayakları kışın sıcak, yazında serin tutar. Örneğin; Brita firması tarafından yapılan bazı su filtreleri, su kartuşu kullanımdayken, bakteri artışını engelleyen özel bir gümüş uygulaması (arındırıcı) içermektedirler. Kolloidal gümüşmalzemeleri, sağlık malzemeleri satan dükkanlardan satın alınılabilir.
    Güncelleme: 20/10/2008
    Kaynak: Peta Bee, "The Golden Touch", The Guardian, Çev. Kader Demirpehlivan, yaklasansaat.com,26/8/2008.

    2. Kolloidal Gümüş;
    Süper Antibiyotiğin Yeniden Keşfi
    Kolloidal gümüş kuvvetli ve doğal bir antibiyotik ve enfeksiyonlara karşı etkili bir koruyucudur. Bir katalizör olarak,tek hücreli bakterilerin,virüslerin ve mantarların oksijen metabolizmaları için ihtiyaç duydukları enzimi çalışmaz hale getirir. Vücut kimyasına ve enzimlerine hiç bir zarar dokunmadan mikro organizmalar yok edilmiş olur. Kolloidal gümüş 1940 lara kadar dünyada oldukça yaygın bir şekilde antibiyotik olarak kullanılıyordu. Fakat sentetik antibiyotkilerin daha ucuza üretilebilmesi ve kâr marjının daha yüksek olması nedeniyle,gümüş unutulmaya ve unutturulmaya başladı.Günümüze gelene kadar pek çok insan gümüşün bu özelliklerinden haberdar bile değildi. Sentetik antibiyotiklerin bakterilere karşı başarısız olması, bakterilerin sentetik antibiyotiklere karşı direnç geliştirmeleri ve sentetik antibiyotiklerin yan etkilerinin neredeyse faydalarından daha fazla olması neticesinde alternatif antibiyotik arayışları başladığında 1940 lar dan sonra adeta unutturulmaya çalışılan kolloidal gümüş tekrar hatırlandı. Bugün Amerika'da aleyhinde sürdürülen anti kampanyalara rağmen doğal bir antibiyotik olarak oldukça revaçta. Gümüşün antibiyotik özellikleri aslında çok eskiden beri biliniyor. İnsanların gümüşü günlük hayatlarında, mutfak gereçleri, süs eşyası, saklama kabı olarak kullandıklarını biliyoruz. İngiltere'de ağzında gümüş kaşıkla doğmak diye bir deyim vardır.Bu deyim şanslı insanlar için kullanılır. Eskiden zenginler yeni doğan çocuklarına emmesi için gümüş kaşık verirlerdi. Böylece çocuk hastalıklara karşı korunmuş oluyordu. Avrupa'da Veba salgınında kıtanın neredeyse 3 de 1 i ölmüştü. Ama çingenelere hiç bir şey olmamıştı. Çünki çingeneler gümüş ve kalay konusunda uzmandılar. Gümüşü damar yoluyla vücuda zerk ediyorlardı. Avrupa vebadan kasıp kavruluken onlara bir şey olmamıştı. Bugün gümüş anti mikrobiyal özellikleriyle yeniden meşhur oldu. Gümüş ipliğinden üretilen tekstil ürünleri bütün dünyada hızla yayılıyor. Gümüş ipliğinden üretilen çoraplar, tişörtler, şapkalar, baş örtüleri, montlar pazarlarda yerini alıyor. Yakında dünya ordularının askeri kıyafetleri gümüş ipliğinden üretilebilir. Gümüş aynı zamanda iyi bir manyetik alan önleyici. Cep telefonlarının ve baz istasyonlarının neden olduğu elektro manyetik alanların zararlarından korunmak için de gümüş ipliğinden üretilen giysiler tercih ediliyor.Yakında perdelerimiz gümüş ipliğinden olabilir. Kolloidal gümüş insan ve hayvan sağlığından başka alanlarda da kendine yer buluyor. İnsan ve hayvan sağlığına zararlı tarım ilaçlarının yerine kolloidal gümüş kullanılabiliyor. Ayrıca su temizliğini sağlamak için de kullanılabiliyor.

    Önceki Araştırmalar;
    Kolloidal gümüş 1938'lere kadar yaygın olarak kullanılıyordu. Pek çok insan büyüklerinin, sütü oda sıcaklığında bozulmadan korumak için, sütün içine gümüş para koyduğunu hatırlar. 20 yüzyıla geçerken bilim adamları vücuttaki en önemli sıvıların kolloidal olduğunu keşfetmişti. Burada kolloidal kelimesinin anlamını açıklamada fayda var. Bir maddenin kendisi için çözücü olmayan bir ortamda 10 üzeri -5 ve 10 üzeri -7 cm boyutlarında dağılmasıyla oluşan çözeltiye kolloidal çözelti denir. Vücudumuzda bulunan en önemli sıvılardan biri olan, hücrelere besin ve oksijen taşıyan kan, kollidal yapıdadır. 1938 lere kadar kolloidal gümüş doktorlar tarafından bir antibiyotik olarak kullanılıyor ve yüksek teknoloji olarak görülüyordu. Fakat üretim metodları yüksek maliyetliydi. İlaç endüstrisi üretimi daha kolay ve daha kazançlı sentetik ilaçlar üzerine eğilince kolloidal gümüş unutuldu. Amarikan Besin ve İlaç İdaresi (FDA) kolloidal gümüşü 1938 öncesi bir ilaç olarak tanımlamaktadır. 13/9/1991 tarihinde FDA tarafından yazılan bir raporda kolloidal gümüş ürünlerinin 1938 den önce sunulduğu şekilde ve önerildiği hastalıklar için kullanılabileceği söyleniyor.

    Çağdaş Araştırmalar;
    1970'li yıllarda, Vücut Elektriği kitabının yazarı Robert O. Becker kol ve bacaklar, omurilik ve organlarda yenilenmeyi incelerken gümüş iyonlarının kemik gelişimini uyardığını ve bakterileri öldürdüğünü keşfetti. Science Digest dergisinin Mart 1978 tarihli sayısında Güçlü Mikrop Savaşçımız" adlı makalede "gözlerimizi açan araştırmaya teşekkürler, gümüş modern tıbbın ilgi alanına giriyor, sentetik antibiyotik ilaçlar yarım düzine farklı mikro organizmayı yok edebiliyorken, gümüş 650 (Altıyüzelli) farklı mikro organizmayı öldürüyor. Üstelik gümüş toksik değil." diye yazıyor. Makale, biyokimyacı ve gümüş araştırmalarında öncülük yapan Dr.Harry Margraf'ın,"gümüş sahip olduğumuz en kuvvetli mikrop öldürücü" sözüyle bitiyor.

    Nasıl Çalışıyor?;
    Kolloidal gümüşün bir virüsün, bakterinin, mantarın yakınında bulunması, bu mikro organizmaların oksijen metabolizma enziminin çalışmasını engelliyor. Mikro organizmaların oksijen metabolizmalarını, bizim ciğerlerimize benzetirsek bir manada gümüş iyonları bu mikro organizmaların ciğerlerini çalışmaz hale getiriyor. Bir kaç dakika içinde hastalığa neden olan mikro organizma, boğuluyor ve ölüyor. Vücuttan bağışıklık sistemi vasıtasıyla atılıyor. Faydalı enzimleri de öldüren kimyasal antibiyotiklerin aksine, kolloidal gümüş insan vücudundaki faydalı enzimlere bir zarar vermeden sadece tek hücreli mikro organizmaların enzimlerini yok eder. Kolloidal gümüş insanlar, bitkiler ve bütün çok hücreli canlılar için güvenlidir.

    Üretim Kalitesi;
    En yüksek kalite elektro-kolloidal/kimyasal olmayan metodla üretilendir. Bu metotda gümüş partikülleri ve su kolloide edilir. Elektirk akımı ile gümüş su içinde çözündürülür, su ve gümüş birbirine bağlanır. Ürün şişesi ve damlalığı mutlaka cam olmalıdır. Güvenli gümüş konsantrasyonu 3-5 ppm dir. Bu orandan daha yüksek konsantrasyonlu ürünler mikropları öldüremez. Kollodial Gümüşün Absorbsiyonu Oral olarak alındığında kolloidal gümüş ağızda absorbe edilerek kana karışır ve hücrelere ulaşır. Çözeltiyi yutmadan önce dilin altında biraz bekletmek daha hızlı absorbe olmasını sağlayacaktır. 3 veya 4 gün içinde gümüş, dokularda toplanacak ve fayda sağlamaya başlayacaktır. Kolloidal gümüş böbrekler, lenf sistemi ve bağırsaklar tarafından bir kaç hafta içinde atılır. Tehlikeli patojenlere sürekli maruz kalınıyorsa koruma sağlamak için, kolloidal silver önerilen dozda her gün kullanılabilir. Hafif yanıklarda kolloidal gümüş, enfeksiyona yakalanmayı engelleyerek yaranın iyileşmesini hızlandırabilir.

    Kronik veya ciddi durumlar;
    5 ppm lik kolloidal gümüşün 1 çay kaşığı 25 mikrograma eşittir.(mcg).Günde 1 - 4 çay kaşığı genelde güvenli miktar olarak kabul edilir.Bu miktarda uzun süre kullanılabilir. Bu miktardan fazlası terapatik miktar olarak kabul edilir ve sadece belli bir zaman dilimi için kullanılmalıdır. Hastalık durumunda doğal tedavi uzmanları,günlük normal miktarın 2-3 katı kadar kolloidal gümüşü 30-45 gün boyunca kullanılabileceğini söylüyor. Eğer vücudunuz çok hasta veya toksisite çok yüksekse,tedavi etmek için acele edip,herşeyi birdenbire yapmayın. Patojenler ani bir şekilde yok edilirse vücudun 5 temizleme organı (böbrek, karaciğer, cilt, ciğerler ve bağırsaklar) aşırı yüklenme yaşayabilir,bu da soğuk algınlığındaki gibi,baş ağrısı,halsizlik,baş dönmesi,mide bulantısı ve kas ağrısına neden olabilir. Kolloidal gümüş miktarını normal dozda alın,distile edilmiş su tüketimini artırın. Bazıları kolloidal gümüşü,sinüslere ve burun kanallarına ulaşmak için burun spreyi olarak kullanıyor. Kolloidal gümüşü mutfak ve banyo yüzeylerinin dezanfektesi için kullananlar da var. Cilt,boğaz yaraları,gözler,yanıklar Kolloidal gümüş kesiklerde, tahrişatta,açık yaralarda acı vermeden kullanılır. Bir bebeğin gözlerine bile uygulanabilir.Bazı antiseptikler gibi doku hücrelerini yok etmez. Bir koltuk altı deodorantı olarak mükemmeldir. Çünki koltuk altı kokusunun en önemli nedeni ter bezlerinden salınan maddelerle beslenen bakterilerdir. Kollodial gümüş egzema, kaşıntı, sivilce ve böcek ısırıklarına karşı da etkilidir. Suyu temizlemek için 1 galon (3.78 litre) suya 1 yemek kaşığı kolloidal gümüş ekleyebilirsiniz. Suyu iyice çalkalayın ve 6 dakika bekleyin.

    Hayvanlar ve Bitkiler Üzerinde Kullanımı;
    Kolloidal gümüş bütün ev hayvanları üzerinde etkilidir. Vücut ağırlığına uygun oranlarda kullanıldığında insanlardaki sonuçların aynısını sağlar. Bitkilerde mantar, bakteri ve virüslerin neden olduğu hastalıklarda sulandırılmış süspansiyon yapraklara sıkılır ve toprağa verilir. Bahçede, tarlada, serada suya yeterli miktarda ekleyin, gerisini bitkilere bırakın.

    Mikroplara Karşı Toleransı;
    Kimyasal antibiyotiklere karşı direnç geliştiren süper bakterileri herkes duymuştur. Kolloidal gümüşe karşı mutasyon yoluyla herhangi bir direnç geliştirmeleri mümkün görünmüyor. Ayrıca kolloidal gümüş diğer ilaçlarla herhangi bir etkileşimde bulunmaz. Kolloidal gümüş vücutta, toksik etki yapmaz. Kolloidal gümüş mikropların oksijen metabolizma enzimlerinden başak bir şeyle etkileşime girmez. Kolloidal gümüş ademoğlunun bir çok hastalığı için güvenli, kuvvetli ve doğal bir antibiyotiktir. Herhangi bir ilaçla kolloidal gümüşün etkileşime girdiğine dair bir rapor bulunmamaktadır. Çok büyük miktarlarda tüketilmediği sürece aşırı doza ulaşmak mümkün değildir. Kolloidal gümüş kullananlar tarafından bir çok enfeksiyon için hem bir ilaç hem de bir koruyucu olarak rapor edilmiştir. Vücuttataki sıvıların çoğu kristalize yapıda değil kolloidal yapıda olduğundan, kolloidal maddeler vücut tarafından daha kolay absorbe edilir.Bu yüzden kolloidal gümüş mikroplara karşı en etkin antibiyotiktir. Kolloidal süspansiyon bir maddenin partiküllerinin elektrik akımıyla başka bir madde içinde çüzdürülmesiyle oluşur. Homojenize süt, aerosol spreyleri kolloidal süspansiyonlardır. Mikroplara maruz kalma ihtimali yüksekse, kolloidal gümüş her gün ağız yoluyla alınabilir ya da cilt problemlerinde merhem olarak cilde uygulanabilir. İkinci bir savunma mekanizmasına sahip olmak gibidir. Gümüş sadece bir katalizör gibi davranır, toksik değildir. Alışkanlık yapmaz. Kolloidal gümüş parazitleri de yok eder.Çünki parazitler tek hücreli yumurtalarla ürerler ve gümüş bu safhadayken onları yok eder. Gümüş kullanan yaşlı insanlar eskiye nazaran daha enerjik olduklarını rapor ediyorlar. Daha enerjikler çünki gümüşten önce hastalıkları için harcadıkları enerji artık normal aktivitelerine harcanıyor. Kolloidal gümüş kullananlarca sindirimlerinin daha iyi olduğu da rapor ediliyor. Yapılan araştırmalar kolloidal gümüşün yaralarda ve yanıklarda daha hızlı iyileşme sağladığını gösteriyor. Kolloidal silverın her hangi bir tadı yoktur. Bir bebeğin gözünü bile incitmez, mide sorunlarına neden olmaz. 650'den fazla hastalığı iyileştiriyor. Kolloidal gümüşün 650 mikro organizmayı öldürebildiği rapor ediliyor. Bu kolloidal gümüş almak mikropların neden oldukları hastlaıkları anında tedavi edecektir anlamına gelmiyor tabi ki. Kolloidal gümüş mikropları, virüsleri, bakterileri, mantarları sadece onlarla belirli bir süre temasa geçebilirse öldürür. Kolloidal gümüş kullanırken dikkat edilmesi gereken husus, hasta bölgeye yeteri kadar yüksek oranda kollodial gümüşün ulaşmasını sağlamaktır. Kolloiadal gümüşü eğer gümüşe karşı alerjiniz varsa kullanmayın.

    Aşağıdaki hastalıklar kolloidal gümüşün başarıyla kullanıldığı 650 hastalığın bir kısmı:
    Sivilceler, AİDS,alerjiler, apandist, eklem iltihabı, ayak mantarı, mesane iltihabı, kan parazitleri, kan zehirlenmesi, haşlanmalar, yanıklar, kanser(Referans 2,4,7), kandida, kolera, kolit, konjonktivsistit, deri iltihabı, diyabet(Referans 1), dizanteri, egzema, lif dokusu iltihabı, gastrit, bel soğukluğu, saman nezlesi, uçuk, iltihaplı isilik, hazımsızlık, kornea iltihabı, cüzzam, lösemi, deri veremi, lenf damarı iltihabı, sıtma, menenjit, nevrasteni, parazitler, zatürre, akciğer zarı iltihabı, prostat, kaşıntı, sedef hastalığı, göz iltihabı, burun iltihabı, romatizma, saçkıran, kızıl hastalığı, mikrobiyal kulak, burun, bogaz, göz hastalıkları, sebore, zona, cilt kanseri, staphylococcus ve streptococcus enfeksiyonları, tüberkiloz, bademcik iltihabı, trahoma, mide ülseri.

    Referanslar
    1. "Sağlık ve Hastalıkta Kolloidlerin Kullanımı" Kolloidal gümüşün bağırsak sorunlarında etinliği kanıtlandı. Dr. Henry Crooks colloidal gümüşün anti mikrobiyal olduğunu,insana zararsız olduğunu ve hiçbir şekilde toksik olmadığını buldu. Kimyasal ilaçların tersine,kolloidal gümüş bir antibiyotik olarak yüksek dozlarda da kullanılabilir,kimyasal antibiyotiklere nazaran daha iyi sonuçlarla. Bütün virüs, mantar, bakteri, streptococcus, staphylococcus ve diğer patojenik mikro organizmalar gümüşle temas ettikten sonra 3-4 dakika içinde ölüyor.Yüksek dozlarda bile herhangi bir yan etkisi yok.
    2. Dr. Robert Becker, "Vücut Elektriği" adlı kitabın yazarı,düşük gümüş düzeyi ve hastalıklar arsında bağlantı buldu.Gümüş eksikliğinin bağışıklık sisteminin düzgün çalışmamasından sorumlu olduğunu söyledi.Dr.Becker gümüşün bütün patojenleri öldürdüğünü ve vücuda herhangi bir zarar vermediğini söyledi. Gümüşün hastalık yapan organizmaları öldürmekten daha fazlasını yaptığını belirtmişti. Gümüş aynı zamanda hasarlı dokuların tamirinin uyarılmasını sağlıyordu. Yanık tedavisi gören hastalar ve yaşlı insanlar gümüş kullanıldığında daha hızlı iyileşiyorlardı. Kanser hücrelerinin normale döndüğünü gördü.
    Diğer antibiyotiklere direnç gösteren bütün patojenler kolloidal gümüş tarafından öldürülüyordu.
    3. "Gümüş Kudretli Mikrop Savaşçımız" Science Digest Mart 1978.Bir anitbiyotik olarak kolloidal gümüş 650 hastalık yapıcı mikro organizmayı öldürüyor. Gümüş dünaymızdaki en kuvvetli antibiyotik ve üstelik hiç bir toksik özelliği yok ve bakteriler gümüşe karşı direnç geliştiremiyor.37 ülkede gümüş teknolojisini izleyen Gümüş Enstitüsü Müdürü Richard L. Davies,4 yıl içinde gümüşün 87 yeni tıbbi kullanım alanı bulduğunu söyledi.
    4. İsveç'de bulunan Karolinska Enstitüsünde Dr. Bjorn Nordstrom, gümüşü kanser tedavisinde kullanıyor.
    5. Amerikan Besin ve İlaç Dairesi FDA 1938 öncesinde kabul edilmiş bir ilaç olduğundan, kolloidal gümüşün aynı şekilde pazarlanabileceğini belirtmiştir.
    13 Eylül 1991 tarihli FDA tüketici güvenliği memuru HArold Davis.
    6. "Eczacılıkta kolloidal Gümüş Preparatları"
    British Medical Journal,Şubat 1923: "Saf Gümüş Tamamen Güvenli"YÜksek gümüş oranlarında yapılan testlerde tedavi edici özelliğe sahip olduğu ispatlandı.
    7. 1932 yılı nobel ödülü sahibi Dr. Otto Warberg kanserin oksijen eksikliği ve şekerin fermantasyonu sonucu oluştuğunu belirtti.
    8. Provo Herald, 13 Şubat 1992, sayfa D1: "AİDS e Çare Olarak Colloidal Silver.
    9. Amerikan İlaç İndeksi, İnorganik İlaç Kimyası bölümünde kolloidal gümüşü mikrop öldürücü olarak tanıdı.
    10. Tıp Sözlüğünün 6. baskısında hafif gümüş proteini ilaç olarak listelendi.
    11. Ev Yapımı Tıbbi Gümüş,Maurice Worthington, M.D., 1928.
    12. "Eczacılıkta Kolloidal Gümüş Preparatları"British Medical Journal, 1932.
    13. Kraliyet Ailesi dünya genelinde kanlarındaki gümüş nedeniyle mavi kanlılar olarak adlandırılırdı.Gümüş tabaklardan yerler,yiyecekleri gümüş kaplarda saklarlardı.Doktora htiyaç yoktu.Halk ise genelde hastaydı.
    14."Kolloidal Gümüş Alternatif Antibiyotik",Lloyd Michael Canty ve Zane Baranowski
    15. "Kansersiz Dünya" Amerika'da Alopatik Tıbbın Tarihi,Edward Griffin.
    16. "Vücut Elektriği ve Çapraz Akımlar" Robert Becker.
    17. "Toprağın Sırları"Christopher Bird and Peter Tompkins.
    18. "İğneyle Cinayet" Eustace Mullin.
    19. Kimyanın Mucize Kolloidleri,Kenneth Andrews. The Readers Digest, March 1936. Dr. Frederick Macy,Amerika'nın en iyi bakteriyologlarından biri.
    20. John Hopkins Hastanesi,Gümüş Hakkında Yeni Haberler,Dr. Leonard Herschberg
    21. Michael D. Lemonick. Katiller Her Yerde, Time Magazine, 12 Eylül 1994.
    22. Searle, A.B. Kolloidal Gümüşün Sağlık ve Hastalıkta Kullanımı Kasım, 1913, sayfa 83 Dr. Henry Crookes
    23. Kolloidal Gümüş,Nerelerdeydin? Iris A. Moore, The New Times, Seattle WA, Mayıs 1994
    24. Brentano, L. MD, Margraf, H, Monafo, W.W. MD, Moyer,C.A. Kolloidal Gümüşün Antibakteriyel Etkinliği
    Surgical Forum sayı 17, 1966, sayfa. 76-78
    25. Kolloidal Gümüş Raporu,En İyi Saklanan Sır
    Martha Duncan.
    26. Thurman, R.B. ve Gerba, C.P. (1989) Bakır ve Gümüşün Bakteri ve Virüs Dezenfeksiyonunda Moleküler Mekaniği,alıntı r. Richard Davies, Gümüş Enstitüsü sayı. 18, 4, sayfa 295
    27. Oksijen Tedavileri,Ed Mc Cabe.
    28. H.E.L.P ful News, Sayı 8 No. 9
    29. Science Digest, Mart 1978,Jim Powell
    30. Harold Davis, U.S. FDA Mektubu,Eylül 1991
    31. The Olympian,Pazar,Şubat 20, 1994 Alexander Tomasz / San Francisco, Associated Press
    32. Newsweek Magazine,Mart 28, 1994 Antibiyotikler,Mucize İlaçların Sonu mu?
    33. Magnzeyum Okstazon,Kolloid Araştırma Fonu
    34. Newsweek Magazine,22 Mayıs,1995.Korku Salgını

  3. #3
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    2.730

    Standart

    Arıcı Gözüyle Varroa ve Mücadele Yolları







    Varroa: Sadece bal arılarında bulunan, üreyebilmesi için bal arısı kurtçuklarına ihtiyacı olan, yaşamlarını arı kolonilerinde sürdüren ve arıcılığa en fazla zararı olan dış parazittir. Apis cerenanın (Asya Bal Arısı) konukçusu durumundaki Varroa ilk olarak 1960 yılında Apis mellifera bal arısında görülmüştür. Dünyaya Apis mellifera üzerinden arı taşınması yolu ile yayılmıştır. Varroa 1976 yılında Bulgaristan üzerinden Trakya daki arılara bulaşmış, oradan da ayçiçeği balı üretmek için bölgeye giden Anadolu daki arıcıların arılıklarına bulaşmış, buradan Anadoluya taşınmış ve gezgin arıcılığın etkisiyle 4-5 yıl gibi kısa sürede Türkiye’ye yayılmıştır. O yıllarda ilkel kovan (karakovan) yaygın olarak kullanıldığından ve mücadele edilecek ilaçların olmamasından dolayı Varroa ilk yıllarda çok büyük zarar vermiştir.


    Varronın yapısı ve yaşamı:
    Dişi varroalar 1,1 - 1,2 mm. uzunluğunda, 1,5 - 1,7 mm. genişliğinde, koyu kızıl renginde, delici ve emici ağız yapısına sahip olduğundan ergin arının kanını (hemolenfini) emerek beslenirler. Erkek varroalar 0,8 - 0,9 mm. uzunluğunda 1 -1,1 mm. genişliğinde ve soluk kahve rengindedir. Erkek varroanın ağız yapısı ergin arının kanını (hemolenfini) emmeye uygun olmayıp spermlerini dişi varroaya aktaracak şekilde gelişmiştir. Bu nedenden beslenemeyen erkek varroalar göz içinde çifleştikten kısa süra sonra ölürler. Varroa kısa ve kalın yapıda üzerinde bir dizi duyu kılları olan 4 çift bacağa sahiptir, solunum sistemleri trake sistemi olup, birçok ortama uyum sağlayacak şekilde gelişmiştir. Varroalar genellikle ergin arıların gövde altında, karın bölümleri (abdomen segmentleri) arasına gizlenir ve arının kanını (hemolenfini) emerek beslenir. Varroayı arıların üzerinde gördüğümüz zaman, koloniye varroa bulaşıklığı ileri düzeye ulaşmış demektir. Varrroanın yaşayabilmesi için arıya veya arı kurtçuğuna ihtiyacı vardır. Arı ve arı kurtçuğu yoksa varroa 2-3 günden fazla yaşayamaz. Varroanın üreyebilmesi için arı kutçuğuna ihtiyacı vardır, arı kurtçuğu yoksa varroa üreyemez. Dişi varroalar yazın 2-3 ay, kış aylarında arı kolonisinin yavrusuz olduğu dönemde ergin işçi arı üzerinde 5-6 ay yaşayabilmektedir.

    Varroanın üremesi:
    Arıyla beraber petek gözünden çıkan döllü varroanın üreme süreci başlar. Normal şartlarda bir hafta kadar ergin arının kanıyla beslenen dişi varroa çoğalmak için arıyı terk eder ve 5-5,5 günlük arı larvası bulunan gözlerine girer. Bu göze girişler, işçi arı gözleri kapanmadan yaklaşık 20 saat öncesine ve erkek arı gözleri kapanmadan 40 saat öncesine kadar devam eder. Varroanın üreme yeteneği kazanması için arı kurtçuklarında bulunan juvanil hormonuna ihtiyacı vardır. Erkek arı kurtçukları kanında (hemolenfinde) juvenil hormonu daha fazla bulunur. Varroa erkek arı kurtçuklarının olduğu gözlere girmeyi 8-10 kat daha fazla tercih eder. Göze giren varroa göz tabanındaki kurtçuğun besini üzerine yerleşir. Varroa göz kapandıktan yaklaşık 4 saat sonra kurtçuğun kanıyla (hemolenfiyle) beslenmeye başlar ve 60-70 saat sonra ilk yumurtasını bırakır, birinci yumurta genellikle dölsüz yumurta olup erkek varroa meydana gelir. Her dişi varroa 2-6 arasında yumurta bırakabilmektedir. İlk yumurtadan sonra 30 saat ara ile döllü yumurtalarını bırakır ve bunlardan dişi varroalar meydana gelir. Erkek varroalar 6,5-7 günde, dişi varroalar 5-6 günde ergin hale geldiğinden, erkek varroa ile ilk dişi varroa aynı zamanda ergin hale gelmektedir. İşçi arı gözünde 2 bazen 3, erkek arı gözünde 3-5 varroa ergin hale gelebilmektedir. Ergin hale gelen varroalar göz içersinde çiftleşirler. Arı gözden çıktığında sadece ergin ve çiftleşmiş dişi varroalar onunla birlikte gözden çıkarlar. Erkek ve gelişimini tamamlayamayan dişiler ölür. Bazı varroalar ikinci defa yavru gözlerine girerek ikinci yumurtlamayı yaparlar, bazıları ise bu işlemi üçüncü defa yapabilirler ancak bunların oranı oldukça düşüktür.


    Varroanın arılara verdiği zararlar:
    Yavru gözünde bulunan varroa, arı pupasında protein kaybına ve kurtçuğun ergin olduğundaki vücut ağırlığının azalmasına neden olur. Göz içindeki varroa sayısı ne kadar fazla ise gözden çıkan arının ağırlığı o oranda düşük olmaktadır. Varroa, ergin arılarda yaşam kısalığına, kanat kaybına, abdomen kısalmasına, kanat ve ayaklarda bozukluklara, ergin arılarda canlı ağırlık kaybına, arıların uçuş etkinliklerinin azalmasına, yavru yetiştirmede azalmaya, erkek arılarda sperm üretiminin azalmasına, bağışıklık sisteminde hasara ve kış kayıplarının artmasına neden olur. Varroa, arının kanını (hemolenfini) emerken, aynı zamanda da arıların kanını emdiği bölgeden Yavaş Paraliz Virüsü, Deformasyon Kanat Virüsü, Akut Arı Felci Virüsü gibi birçok virüsün girmesine ve arılara zarar vermesine neden olur.

    Varroanın bulaşma yolları:
    Ergin arılar üzerindeki varroalar, yağmacılık, doğal oğul, kovanlar arası yavrulu ve arılı çerçeve değişimi, yoğun bal akımında arıların sıra başlarındaki kovanlara girmesi ve kovanını şaşıran arılar ile diğer kovanlara yayılır. Varroanın yayılmasında en büyük etken gezginci arıcılıktır.


    Varroa ile mücadele zamanı:
    Varroa ile mücadele, balı hasat eder etmez, tekrar bal hasadı yapılmayacaksa hemen mücadeleye başlamak ve büyük bal akım döneminden bir ay öncesine kadar bitirmek gerekir. Büyük bal akımına yaklaşılan dönemde arılar bal depoladıklarından kullanılacak ilaçlar balda kalıntı bırakacaktır, bunun için bu dönemde ilaç ve organik asitler kullanılmamalıdır.


    Varroa ile mücadele süresi:
    Varroa ile mücadelede kullanılan formik asidin kapalı gözlerdeki varroalara etki ettiği yazılsa da ne derece etkili olduğuyla ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Varroa için kullandığımız etken maddelerin kapalı gözlerdeki varroalara etki etmediğini bilerek ve kapalı gözlerdeki varroaların göz kapanmadan kısa süre önce girmiş olduğunu düşünerek, bir turluk mücadele süresini 15 günden uzun tutmalıyız. Bu süre içinde etken maddeleri kullanım şekline göre sürekli veya aralıklı olarak kovanda bulundurmalıyız.

    Varroa ile mücadelede kullanılan ruhsatlı ilaçlar ve etken maddeleri:
    Yağda eriyenler (kimyasallar): Amitraz, Kumafos, Flumetrin
    Suda eriyenler (organik asitler ve uçucu yağlar): Formik Asit, Oksalik Asit, Timol

    Etken maddelerin çalışma şekli:
    Temas (Kontak) : Kovan içine verilen etken maddenin tüm arılar ve varroalara temas etmesiyle etken madde etkili olur.
    Sistemik (Oral) : İçerisinde etken madde bulunan sıvı veya katı ürünlerin, arılar tarafından yenerek, etken maddenin arıların kanına geçmesi sonrasında, arının kanı (hemolenfi) ile beslenen varroaların etken maddeyi de almasıyla, etken madde etkili olur.


    Varroaların kimyasallara direnç kazanması:
    Arıcı, kimyasal ilaçların adıyla beraber içerdiği etken maddeyi de bilmeli ve varroa ile mücadele ederken devamlı olarak aynı etken maddeli ilaçlar kullanmamalıdır. Kimyasalları kullanırken en önemli konulardan biri de kullanılacak etken maddenin dozudur. Kovan içerisine asılarak kullanılan ilaçlı şeritler, ilaç ambalajlarında belirtilen zamanın ilk günlerinde kovandan muhakkak alınması gerekir. Kapalı yavru gözlerinde çoğalan varroalar, ilaçlardan etkilenmemekte, devamlı olarak aynı etken maddeli ilaçların kullanılması ve düşük doz ilaçların kullanılması ile de, kimyasallar, varroaların bir kısmına etki ederken, bir kısmının etken maddeye direnç kazanmasına neden olmaktadır. Kimyasallara karşı direnç gösterme özelliği genetik olduğundan nesilden nesile geçebilmekte ve kimyasal maddelere dayanıklı varroalar kovan içerisinde yaşamını sürdürmektedir. Bu dirençli varroalardan kurtulmak için kimyasalların gittikçe artan dozda ve zamansız kullanılması da bal ve balmumunda kalıntıya sebep olmaktadır.


    Kimyasal ilaçları kullanırken varroaların direnç kazanamaması için farklı markalı ilaç değil, farklı etken maddeli ilaçlar, uygun zamanda ve uygun dozda kullanılmalıdır.

    Varroa mücadelesinde kalıntı:
    Organik asitlerden olan Formik asit ve Oksalik asit suda erirler. Yapılan araştırmalarda organik asitlerin balın tadında değişiklik yapabildiği ve hasat edilen balda kalıntının zamanla azaldığı ve balmumunda olumsuz bir etki göstermediği bildirilmiştir. Kimyasallar yağda eridiklerinden uçucu değillerdir ve uzun yıllar kullanılırsa balda, balmumunda ve arısakızında (propoliste) kalıntı bırakmaktadır. Kovan içerisine konan kimyasallar arıların bacakları ve vücutları ile çerçevelere ve balmumuna bulaşmaktadır. Balmumuna bulaşan kimyasal kalıntıları doğal olarak azalmadığı gibi bir miktarı da bala geçmektedir. Balmumundaki kalıntıyı azaltmak için, peteklerimizi 2 sene veya en fazla 3 sene kullandıktan sonra kovandan almalı ve yerlerine yeni örülmüş petekleri devreye sokmalıyız. Kalıntı sorununu azaltmak için, varroa mücadelesinde sentetik, yağda çözünen kimyasalları azaltıp yerlerine organik asitler ve uçucu yağlar kullanmalıyız.

    ORGANİK ASİTLER (Formik asit, Oksalik Asit):
    Kalıntı riskinin az olması, ucuz olmaları ve varroaların organik asitlere direnç geliştirememeleri sebebiyle yurtdışında kullanılmaya başlanmış ve bazı uygulama yöntemleri geliştirilmiştir. Ülkemizde bulunan az sayıdaki arıcılık ile ilgilenen akademik çevrelerin, gerek yurtdışında yapılan araştırmalardan yararlanarak gerekse kendi yaptıkları araştırmalar sonucunda yazdıkları makalelerin çoğalmasıyla, akademik çevreleri ve Dünya arıcılık uygulamalarını takip etmeye çalışan amatör arıcıların organik asitleri kullanmaya başlamalarıyla ülkemizde yaygınlaşmaya başlamıştır.

    Formik Asit (Karınca Asidi):
    Doğada bazı bitki (ısırgan otu) ve hayvanlarda (karınca) doğal olarak bulunsa da, sentetik olarak kimyasallardan üretilmektedir. Formik asit, doğal olarak balın içersinde az miktarda bulunur. Yapısı gereği ısı ile buharlaştığından balda ve balmumundaki kalıntısı zaman içinde buharlaşarak yok olur. Formik asit buharlaşarak, temas (kontak) yolu ile, varroaların solunum sistemindeki trakelere yakıcı etki yaparak ölümlerine sebep olur.

    Formik asit, gerekli emniyet tedbirleri alınmadan kullanıldığında çok tehlikelidir.
    Ellerimiz için aside karşı dayanıklı eldiven.
    Gözlerimiz için iş emniyet gözlüğü.
    Formik asit buharını teneffüs etmemek için maske, muhakkak kullanılmalıdır.
    Arılıkta, bir aksilik durumunda kullanılmak üzere bol temiz su bulunmalı.
    Gerekli emniyet tedbirleri alınamıyorsa formik asit uygulaması yapılmamalıdır.


    Formik asit, ilkbaharda büyük bal akımından 1 ay öncesine kadar ve bal hasadı sonrasında, hava sıcaklıkları göz önünde bulundurularak kullanılır. Formik asit yapılacak kovanlar tercihen çiçektozu (polen) çekmeceli olmalı. Kovan çiçektozu çekmeceli değilse arıların bunalıp dışarıya çıkmamaları için, kovan girişleri sonuna kadar açılmalıdır. Kovan girişleri bir gün sonra eski haline getirilebilir. Varroa ile mücadelede en çok dikkat edilmesi gereken ve sıkıntılı uygulama, Formik asit uygulamasıdır. Akademik yayınlarda, genellikle %65 lik formik asidin 24 saatte 8ml. ile 12ml. arasında buharlaşması gerektiği, az buharlaşmanın varroayı öldürmediği, çok buharlaşmanın ana arı kaybına ve kovan terklerine sebep olabileceği yazılmaktadır.

    Formik asit uygulamasında yeterli buharlaşmanın olması için hava sıcaklığının 14°C ile 25°C arasında olması gerekmektedir. Sıcaklık konusunda benim gözlemim, 20 derecenin altındaki buharlaşmaların eksik kalacağı yönündedir. Formik asidin buharlaşmasına dış hava sıcaklığının yanında birçok unsur etki ediyor. Bunların bazıları; kovan içi sıcaklığı, kovandaki arı yoğunluğu ve asidin hava ile temas etme yüzey genişliğidir. Diğer varroa ilaçlarının birçoğunda olduğu gibi, formik asit uygulamasını da akşam üzeri yapmak gerekir. Formik asit genellikle %85 lik (85 asit %15 su) olarak satılıyor, varroa mücadelesinde %20, %65, %85 gibi oranlarda ve değişik yöntemlerle kullanılıyor.

    Formik asidin ufak cam şişelere koyulduktan sonra ters çevrilerek kartona akıtma, delikler açılmış kilitli poşetler içine kağıt havlu koyularak şırınga ile asidin kağıt havluya emdirilmesi, asidin kartona emdirilmesi ve çiçektozu (polen) çekmecesine koyma gibi değişik yöntemler ile formik asit kullanılsa da, kullanımı en basit ve kolay olanını, arılar için zararsız olanını ve varroa için en etkilisini kullanmak hedefimiz olmalı. Formik asit buharı havadan ağır olduğundan, çerçeve üstüne %85 lik veya %65 lik olarak kullanılıp, buharının kovan tabanına çökerken kovanın tümünü kaplaması sağlanır. Kovan tabanından da %20 lik formik asit kullanılıp, su buharı taşıyıcı olarak kullanılır ve formik asidin kovan içersini kaplaması sağlanır.
    %85 lik formik asit; Çerçeve üstünden ve soğuk bölgelerde, muhakkak çiçektozu çekmeceli kovanlarda kullanılır.
    %65 lik formik asit; Çerçeve üstünden ve sıcak bölgelerde, tercihen çiçektozu çekmeceli kovanlarda kullanılır.
    %20 lik formik asit; Kovan tabanından (çiçektozu çekmecesinden) ve sıcak bölgelerde kullanılır.


    %85 lik Formik Asit Uygulaması: Mutlaka çiçektozu çekmecesi olan kovanlarda ve tecrübe sahibi olunduktan sonra kullanılmalıdır. %65 lik Formik asit uygulaması gibi yapılır.

    %65lik Formik Asit Uygulaması: %65 formik asit hazırlamak için; 1 ölçek suya, 3 ölçek %85lik formik asit karıştırılır.
    1. uygulama: 3-4 gün üst üste veya birer gün ara ile 10cc. formik asit. 1. uygulamada toplam 30-40cc. formik asit.
    Birinci uygulama sonrasında, 3-4 gün ara verilerek ana arı ve ölü varroa kontrolü yapılır.
    2. uygulama: 3-4 gün üst üste veya birer gün ara ile 10cc. formik asit. 1. uygulamada toplam 30-40cc. formik asit. İkinci uygulama sonrasında, ana arı ve ölü varroa kontrolü yapılır.


    %20 lik Formik Asit Uygulaması: %20 formik asit hazırlamak için; 3 ölçek suya, 1 ölçek %85lik formik asit karıştırılır.
    Çiçektozu çekmecesi olan kovanlarda, çekmecelere 300cc. %20 lik formik asit konularak kullanılır.

    Oksalik Asit:
    Doğada domates ve ıspanak gibi bazı bitkilerde doğal olarak bulunsa da, sentetik olarak kimyasallardan üretilmektedir. Oksalik asit, balda düşük miktarda doğal olarak bulunmaktadır. Balın tadını etkileyecek şekilde kalıntı bırakabildiğinden, sonbaharda yapılması önerilmektedir. Sonbaharda yapılan oksalik asidin bir sonraki ilkbaharda bala bir etkisi olmamaktadır. Oksalik asit, temas (kontak) yolu ile, varroaların yumuşak dokularını, tüycüklerini, beslenme organlarını ve merkezi sinir sistemini tahriş ederek, yaşamsal fonksiyonlarını kaybederek ölümlerine sebep olur. Oksalik asit, varroa mücadelesinde damlatma ve buharlaştırma olarak iki yöntemle yapılabilmekte ve Oksalik Asit-Dihidrat kullanılması gerekmektedir.

    %4 lük Oksalik Asit Damlatma Uygulaması:
    Kovanda yavrunun olmadığı dönemde, arı uçuşunun olmadığı ve arının salkımda olduğu (arının gevşek salkımda olması daha uygundur) bir günde yapılmalı. Oksalik asit damlatma yöntemi 1 defa yapılmalı, 2. kez uygulanması önerilmemektedir. Oksalik asit damlatma uygulamasında iş emniyet gözlüğü ve eldiven kullanılmalıdır. %4 Oksalik asit hazırlamak için; 1 litrelik şişeye, 400gr. toz şeker ve 40gr. oksalik asit dihidrat konulur, şişede kalan kısım ılık su ile tamamlanır ve çalkalanarak hazır hale gelir. Oksalik asit damlatma uygulamasında doz için arı diski esas alınır.


    Arı diski: Kış salkımında her çerçeve arasındaki arı topluluğu. (Arıcılık.ger.tr./Arıcılık Terimleri Süzlüğü)
    (Arıcılık Terimleri Sözlüğü) Her arı diskine 5cc. sıvı oksalik asit, arıların üzerine gelecek şekilde damlatılır. Arıların birbirine teması ve birbirini temizleme davranışıyla asit bütün arılara dağıtılmış olur. 3 arı diski arısı ve daha az arısı olan kolonilere oksalik asit damlatma uygulaması risklidir, bu gibi kolonilere yapılmak zorunda kalınırsa doz azaltılmalıdır.

    Oksalik Asit Buharlaştırma Uygulaması:

    Oksalik asit buharlaştırma uygulaması bal akım dönemi hariç her dönem (tercihen yavrusuz dönemde), arı uçuşunun olmadığı bir günde veya arının uçmadığı saatlerde yapılmalıdır. Oksalik asit buharlaştırma uygulaması1 defadan fazla yapılabilir, 1 en fazla uygulandığında herhangi bir problem tespit edilmemiştir. Oksalik asit buharı boğucu ve yakıcıdır, insan sağlığına zararlıdır. Uygulama yapılırken kesinlikle maske ve asit buharına dayanıklı filtre kullanılmalıdır. İş emniyet gözlüğü ve eldiven kullanılması önerilir.

    Oksalik asit b
    uharı arılar üzerine ince bir tabaka olarak kaplanmakta ve arılar üzerindeki varroalara etki etmektedir.

    Oksalik asidi buharlaştırmak ve buharı kovana aktarabilmek için aparata ihtiyacımız var. Elektrikle ve gaz ile çalışan iki buharlaştırma aparatı çeşidi bulunmaktadır. Biz, pürmüz ile ısıtılan oksalik asit haznesi ve haznedeki buharı kovan içine aktarmak için borusu olan bir aparat kullanmaktayız.

    Oksalik asit buharlaştırmada doz için, koloninin gücüne bakılmaksızın kovan hacmi göz önüne alınmalıdır. Tek katlı standart kovanlarda 2gr. oksalik asit, iki katlı standart (kuluçka+ballık) kovanlarda 4gr. oksalik asit, yarım (ruşet) kovanlarda 1gr. oksalik asit kullanılmalı.


    Yardımcı varroa mücadelesi:
    Kimyasallardan ve kimyasalların kalıntı sorunundan uzaklaşmak amacıyla, araştırmacılar tarafından varroanın kontrolü için, Kekik, Okaliptüs, Ceviz, Tütün, Nane, Turunçgiller, Çam yaprağı, Sarımsak, Ardıç, Pireotu, Kimyon, Pelin, Adaçayı, Lavanta gibi birçok bitkinin özü ve yaprakları kullanılmıştır. Bu tür uygulamalar varroaya etki oranı düşük olduğundan tek başlarına varroa ile mücadele yöntemi olarak kullanılamaz, yardımcı mücadele yöntemi olarak kullanmalıyız.

    Bal akımında varroa mücadelesi:
    Varroaların erkek arı gözlerini tercih etmesinden yararlanılarak kovandaki varroa sayısını azaltmak amacıyla uygulanır. Kovanda bulunan çerçevelerdeki bir petek orta kısmından veya alt kısmından kesilerek alınır. Arılar bu kesilen kısma erkek arı gözleri örerler ve ana arı bu gözlere dölsüz yumurta bırakır. Bu erkek arıların bulunduğu petek gözleri kapandığında kesilerek alınır ve imha edilir. Erkek arı gözlerindeki varroalarda imha edilmiş olur.

    Bal akım döneminde kimyasallar, organik asitler ve esansiyel yağlar kullanılmamalıdır.

    Gönderen Kenan GİŞAN

















  4. #4
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    2.730

    Standart

    Varroa Nedir?



    Değerli arıcılarımız, bir çok arıcının korkulu düşmanı olan varroa hastalığı arıların sönmesine ve arıların zayıflamasına sebep olmaktadır. Konuya detaylı bir şekilde incelemeye başlayalım.Genel olarak ülkemiz arıcılık potansiyeli açısından çok zengi olmasına rağmen ama kovan sayısında düşüş vardır. Özellikle sonbahada 100 arı kovanı ile giren arıcılar ilkbahara acaba kaç kovan ile çıkabiliyor bu önemli bir soru teşkil etmektedir. Arılarda ölüm oranları genel olarak sonbahar ayında yani kışa girmeden önce gerçekleşmeye başlıyor. Varroa kontrol altında tutulduğu zaman hiç korkulacak bir hastalık değildir. Ama asla varroa hastalığını hafife almayın çünkü arıcılıkta önemli yere sahip olan hastalık çeşitlerinden biridir.

    Varroa Nedir?
    Sadece bal arıları kolonilerinde olan, bal arısı kurtçuklarında üreme yeteneğine sahip ve yaşamlarını arı kolonilerinde sürdüren, Türkiye de arıcılık sektörünü tehdit edecek kadar zararlı dış parazittir.
    Bal arılarından ilk önce 1960 lı yıllarda görülmüştür. Aslında ilk görüldüğü arı türü Apis Cerena denilen Hindistan bölgesi arısıdır. O bölgedeki Apis Cerenalardan da incelemek üzere bölge dışına akademik çalışmalar için çıkarılmış. Böylece varroa ile mücadele edebilen bir türden edemeyen bir türe geçen varroa, arıcılığın başına bela olmaya devam etmektedir. Ülkemize ilk olarak Trakya tarafından 1975 yılında giriş yapıyor. Çünkü, ayçiçeği tarlaları varroa için uygun transfer ortamı olmaktadır. Sağlıklı kovanlara en yoğun bulaşıklık ayçiçeği bölgelerinde gerçekleşir. Bu bölgeye götüren arıcıların daha sonra arıların alıp Anadolu taraflarına geldiği zaman oradaki varroa parazitini tüm ülkeye yayılmaya başlamıştır.

    Trakya dan Anadolu ya dönen kolonilerin, aynı yılın sonbaharında Ege ve Akdenize çam balı ve kışlatma için geçişleri ile hızla yayılmıştır. 1977-1978 yıllarında Ege Bölgesinde görülmeye başlamış ve 4-5 yılda tüm ülkeye yayılmıştır. İlk yıllarda büyük tahribatlar vererek yaklaşık 600.000 koloninin sönmesine sebebiyet vermiştir.İlkel olarak arıcılık yapan arıcıların kovanları hızla sönmeye başlamıştır. Çünkü bu tür kovanlarda varroa hastalığı tespit edilemediğinden ve bir çok bu arı hastalığnı bilmediği için bilinçsiz olarak kayıplar olmuştur. Aynı zaman ülkemizde yeni bir hastalık olduğu için ülkemizde satışı yapılan varroa ilaçı bulunmamaktadır. Zamanla modern ve teknik arıcılığa uygun kovanlar yapılmış ama malasef hastalık her yere yayıldığı için artık günümüzde kovanı takip etmek zorundayız en ufak bir ihmal kovanın sönmesine kadar götürebilir.Son olarak varroa nedir konusu ile ilgili yazmış olduğumuz yazılar ve resimler için Arıcı Halil Bilenin sitesinden alınmış olup kendisine teşekkür ederiz. Bir sonraki yazımızda varroa nasıl bulaşır isimli yazımızı yazacağız.

  5. #5
    muratoz Çevrimd??? Super Moderator
    Üyelik tarihi
    Nov 2015
    Mesajlar
    2.035

    Standart





  6. #6
    muratoz Çevrimd??? Super Moderator
    Üyelik tarihi
    Nov 2015
    Mesajlar
    2.035

    Standart


  7. #7
    gokceksifa4 Çevrimd??? İbrahim GÖKÇEK
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    1.200

    Standart



  8. #8
    gokceksifa4 Çevrimd??? İbrahim GÖKÇEK
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    1.200

    Standart




  9. #9
    gokceksifa4 Çevrimd??? İbrahim GÖKÇEK
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    1.200

    Standart


  10. #10
    gokceksifa4 Çevrimd??? İbrahim GÖKÇEK
    Üyelik tarihi
    Jul 2016
    Mesajlar
    1.200

    Standart


Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
doğal tedavi, bitkisel tedavi, sağlık bilgileri, himalaya tuzu, epimediumlu macun, çay ağacı yağı, Aloevera, şifalı bitkiler, alternatif tıp, vücut sağlığı, tuz lambası, gazete haberleri